Büyülü Bahçe

Orada olamayanların “ah nasıl gidemedim” diye hayıflandığı, şimdinin çocuklarının yıllar sonra “keşke Gezi’de genç olsaydım” diyeceği günlerden geçtik. Aslında geçmedik, biz yarattık o zamanı. Herkes gailesinden sıyrılıp, kopup gelmişti parka. Meğer ne çok ihtiyacımız varmış o iki haftaya. Meğer ne tutmuşuz kendimizi, ne özlemişiz neyi özlediğimizi bilmeden…

Doğma büyüme bir Beyoğlu sakini olarak Gezi Parkı, direnişten önce az da olsa gittiğim ama çoğunlukla içinden geçtiğim bir yerdi. Direnişten önce parkın müdavimleri tinerciler, evsizler, torbacılar ve öğle tatilinde soluklanmak için gelen civarda çalışan insanlardı. Pek fazla çocuk göremezdiniz mesela. Zaten pek haberdar değildik meydanın arkasına saklanan parktan. Parkı keşfedenlerse ziyaretçi profilinden ürker ve pek oturmak istemezdi. Peki sonra ne oldu?

Bir grup genç park yıkılmasın diye dikkatleri çekmek için Gezi’de bir konser tertipledi. Sahneye çıkanlar hiçbir şey talep etmedi. Ses ve ışık sistemleri sanırım biraz eş dost aracılığıyla minimum fiyatlarla halledildi. Ne alkol standı vardı, ne de yiyecek. Satılan hiçbir şeyin olmadığı ama çok şey “aldığımız” şahane bir geceydi. O gece anladık ki bu park bir harikaydı!  

Takip eden günlerde parka yüzlerce genç akın etmeye başladı. “Olum Taksim Meydanı’nda şahane park varmış gelsenize” minvalinde pek çok diyaloğa şahit olduk. Derken çadırlar kuruldu ama bu da örgütlü bir durum değildi. Çadırını kapan parka gelip yatmayı kendi seçti. Ardından imza masaları kuruldu, pankartlar yazıldı, asıldı. Park artık 24 saat yaşayan direnen bir yerdi. Nihayetinde o lanet ama mühim gece yaşandı. Meğer birileri ne nefret biriktirmiş! Hangi ara biriktirdiklerini anlamadığımız nefretleriyle saldırdılar. Polis, tükürükler saçılarak verilen emirleri harfiyen yerine getirdi ama yine de Kırmızılı Kadın’ı yıldıramadı ve sadece 1 gün sonra on binlerce insan parka akın etti. Hatta o günlerde Taksim Meydanı’ndan parka girmek imkânsız hale gelmişti. Tıka basa doluyduk, dertliydik ama direnecektik.

Sonrası malum… Birçok duyguyu peşi sıra yaşadığımız iki hafta… Umutla, dayanışmayla, empatiyle, sevgiyle, aşkla ve en önemlisi mücadeleyle dolu iki hafta… Ankara’da kanat çırpan kelebeğin esintisinin Gezi’de, yitirdiklerimizin acısının her yerde hissedildiği iki hafta…

Hafızamda yer eden, beni eviren çok şey yaşadım herkes gibi… Dolmabahçe’de polisin attığı gaz fişeği yüzünden yanmaya başlayan ağaç için TOMA’ya “ağacı söndür” diye bağıran binlerdik ve sanırım en çok da o geceyi unutamıyorum. Hapşırdığımda “çok yaşa, çok yaşa” diye slogan atan insanlar vardı etrafımda, tanımadığım ama bildiğim insanlardı. Bütün günü parkta geçiriyor ama sabaha karşı uyumak için yakındaki evime dönüyordum. Aklımsa parkta kalan insanlardaydı. Çadırları olmadan, kartonların üzerinde uyuyarak direniyorlardı. Onlar için bir şey yapmak istedim. Belki birileri destek sağlamak isteyebilirdi. Fakat birçok telefon konuşmasının ardından anladım ki meğer camping sektörü Gezi’yi pek sevmiyormuş: “Kaldırım taşlarını söküyorsunuz” dedi biri. Ama altında kumsal vardı* dedim, gördünüz mü? Görüşmelerim hüsranla bitmek üzereydi ki nihayetinde telefona cevap veren biri sesinin tonunu iyice kısarak şöyle dedi: “Dilek Hanım, patronumuza talebinizi söylersem beni işten atar ama onun oğlu direnişçidir. Tabi babasının bundan haberi yok. Ben kendisiyle görüşüp size döneceğim.” Birkaç dakika sonra telefonum çaldı: “Akşam 7’de meydandaki starbaks revirinde buluşalım” dedi direnişçi. Babasından gizli şirketten alabildiği çadırları, uyku tulumlarını ve matları getirmişti. Tohumunda dayanışma olan 2 haftaydı…

Şimdi yine Gezi Parkı’ndayım. Bu yazıyı gölgesine sığındığım çınar ağacının altından yazıyorum. Karşımda çimlere sere serpe uzanmış gençler, banklara çökmüş teyzeler, süs havuzlarında serinlemeye çalışan köpekler ve “her yer Taksim” diye bağırarak oyun oynayan çocuklar var. Tinerciler de hala burada, evsizlerin evi hala burası… Ama gelin görün ki artık kimse birbirinden korkmuyor, çekinmiyor ve kaçmıyor. Biz birbirimizi ve en önemlisi kendimizi tanıdık. Üstelik şimdiden çok alıştık. Park şimdi hakikati yaşıyor ve “iyi ki yaptınız” diyor. Malum, artık TDK kelimelerin anlamlarını çat diye değiştirip şak diye yayınlayabiliyor. Ne eylerlerse eylesinler, onların tepeden inme zoraki değiştirmelerine karşın bizde gerçeği var. Onlar yazmasa bile biz kafalarımıza yazdık “park”ın yeni anlamını. Park: Bir yerleşme merkezinde halkın uyanıp birbirini tanıdığı, ağaçlı ve çiçekli ve de büyülü bahçe…  


*Kaldırım taşlarının altında kumsal var. 68’de Fransa’da polisle karşı karşıya gelen öğrencilerin sloganı. Orjinali: Sous les paves la plage. 

Siz sanatçılar bayılıyonuz böyle şeylere

Yoko - Andy - John